Büyük dağın dumanı çok olurmuş. Onlarca dert arasında çalışanlarla ilgilenmek, iş odaklı yaklaşımdan biraz olsun “insan”a yönelmek kolay değil. Finansal çıktısı da ön planda olmayınca önceliklendirmek pek işimize gelmiyor. O günü kurtaran büyük adamlar, aldatıcı başarılarla mutlu olurken sistemi doğru oturtamadıkları için aynı sorunlarla her sene tekrar karşılaşıyor, aynı stresli döneme tekrar tekrar giriyorlar. Suçlu ise genelde o ekibin lideri, insan kaynakları, müşteri ya da “yeni nesil” olarak gösteriliyor.

“Sizinle mecburiyetten çalışan insanlar mı istersiniz, yoksa şirketinden gururla bahsedecek çalışanlar mı?” sorusuna farkında olarak ya da olmayarak “mecburiyetten çalışsın” diyen yöneticilerin uygulamalarını paylaşacağım sizinle.

İzin kullanmak istediğinizde “sonra kullan” diyenlerdir. Size izin kullanmanız için uygun zamanı söylerler ve istedikleri dönemde  izninizi kullanmayı reddederseniz de kullanmanız için baskı yapanlardır çünkü biriken izinlerin finansal yüklerini üstlenmek istemezler. İzin kullandırmak istemeleri sağlıklı bir toplum için doğru olmakla birlikte zamanını kendilerinin belirlemeye kalkmaları ise adaletsiz bir uygulamadır. Bir küçük not: İzinde çalışılmaz, izinde çalışıldığında sadece çalışma yerinizi değiştirmiş olursunuz. İzin zihninizi boşaltmanız içindir ve çalışırken bu mümkün değildir. Mümkünse akıllı telefonlardaki e-mail bildirimlerinizi bile kapatınız.

Bir de “23 Nisan mı, çocuk musun sen?” diyen yöneticilerimiz var. Resmi tatillerde çalışsan da paranı hakkıyla vermezler ama vermiş gibi davranırlar. Küçük bir hatırlatma: Resmi tatillerde çalışan kişi çift maaşa hak kazanır. Aylık maaşına bir gün ekleyerek ya da “tatilini sonra yaparsın” diyerek yürümez o işler. Bu arada çift maaş verecek olsa dahi çalışanı bunun için zorlayamaz, karşılıklı anlaşmaya varılmış olması gerekir. Anlaşılması zor olsun diye midir nedir, “işçinin muvafakati gerekiyor” diyoruz biz aramızda.

Gelelim bir diğer küçük hesaba. Sigortanın asgariden yatırılıp, maaşın elden ödenmesi mevzusu da haksız olmakla birlikte aynı zamanda yasa dışıdır. Sigortasız çalışmaya zaten hiç girmiyorum… “Beğenmeyen çalışmasın” demek  işveren tesellisi, işin aslı ise bunu uygulayanların “fırsatçı” bir tutum sergiliyor olduklarıdır.  Bu yaklaşım “Hırsızın evine girmesini istemeyen adam kapısını kitlesin kardeşim, hırsızın suçu ne?” demek gibi bir şeydir ki o zaman biz de “hırsızın hiç mi suçu yok?” diye sormaktan kendimizi alamayız.

Bir de komik rakamlarla piyasanın altında maaş veren işverenlerimiz  var. Ben de yeni mezun olduğum dönemde asgari ücret öneren şirketlerle karşılaşmıştım, hatta ODTÜ yüksek lisans mezunu bir arkadaşıma İnsan Kaynakları departmanı için iş başvuru yaptığında görüşme esnasında “o bölümde açık pozisyon yok ama bellboy olmak istersen orada değerlendirebiliriz” önerisiyle gelen bir işletmeci olmuştu. Son zamanlarda yeni bir uygulama da asgari ücret vermiyorlarmış gibi yapıp yemek ve yol parasını çıkarttığında aslında asgari ücrete denk gelen rakamlar önermek. Şeytan diyor ki yay isimlerini, utansınlar ama tam tersi iş arayan o kadar çok insan var ki başvuruları arttırmaktan korkarım. Ne yazık ki iş olsun da ne olursa olsun demek zorunda kalan insanlarımız var.  İşsizlik ve yaşam standardının altında para kazanmak en ağır stres faktörlerinin başında geldiği için şartlar iyi olmasa da günü kurtarmak ya da bir yerden başlamış olmak için tercih ediliyorlar. Küçük bir hatırlatma: Türkiye Kamu-Sen’in 2015 Temmuz ayı sonuçlarına göre tek kişinin yoksulluk sınırı 2.112,84 TL. Asgari ücret ise 1.000,54 TL. Yol-yemek vermiyorsanız koyun üzerine 500 TL daha, 1500 TL maaş veriyoruz dersiniz sonra.

Tüm bu uygulamaların temelinde “Bizde böyle, beğenmezse gelmesin, elbet gelen bulunur…” anlayışı yatıyor. Bulursun da şirketine bağlayabilir misin? Onun şirketini sahiplenmesini sağlayabilir misin? Yüksek performanslar çalışmasını bekleyebilir misin? Dürüst adam çalışır da senin yaptığın ne kadar adil diye düşündüğünde enayi yerine konuyormuş hissinin getireceği öfkenin önüne geçebilir misin?

Finansal açıdan günü kurtarırken gönül rahatlığıyla iznini kullanıp kafasını dinleyememiş, üzerine fazla mesai yapmış bir çalışanın müşterilere ve diğer çalışanlara yönelik toleransının düşük olacağını, hakkını almayan bir çalışanın işinin hakkını verirken öfke duyacağını, işinin hakkını vermediğinde de  huzursuzluk duyabileceğini, tüm bunların sonucunda şirket içerisinde hataların ve zaman kayıplarının artacağını, sirkülasyonun yükseleceğini ve her yeni alınan kişinin eğitimine harcanacak mesailerin ekstra yük olarak “finansallarınıza” etki edeceğini bir kez daha hatırlatalım.

Haftada en az 40-45 saatini (iyimser bir rakam verdiğimin farkındayım) iş ile geçiren insanların hayatlarına saygı duyarak, sevdikleri işlerde olmaları ve işlerini sevmeleri için gayret gösterelim ki şirketlerimiz büyüsün, ekonomimiz gelişsin, insanlarımız daha huzurlu çıksın sokağa, birbirlerine karşı daha anlayışlı olsunlar, çoluk-çocuklarıyla vakit geçirebilsinler, zamansızlıktan ya da parasızlıktan kendilerini yetersiz hissetmesinler. Küçük hesaplar büyük hatalara gebe olmasın.

Ben değil, “biz” diyebilen ve çalışanlarının da “biz” diyebilmeleri için gayret gösteren yöneticilerin artması dileğiyle.

Sevgilerimle,

Melis Tiftikci

Reklamlar